Bebek sahibi olmak ve onunla güzel vakit geçirmek her çiftin hayalleri arasında yer alır. Bazı çiftler bu hayali gerçekleştirirken bazı çiftler çeşitli nedenlerden dolayı bebek sahibi olamayabiliyor. Bu noktada infertilite dikkatimizi çekiyor. İnferlitile olarak adlandırılan terim çiftin uzun süre korunmasız vaziyette cinsel ilişkide bulunmasına karşın hamile kalınamaması ve yeni bir nesil dünyaya getirememesi durumudur. Modern tıp sayesinde pek çok hastalık için tedavi yöntemleri geliştirilip sorunlar ortadan kalktığı gibi bugün tüp bebek tedavisi sayesinde çiftler imkânsız gibi görünen hayallerini gerçekleştirerek bebeklerini kucağına alabiliyorlar. 1978’de doğan dünyadaki ilk tüp bebek Louise Brown’dan sonra birçok tüp bebek çalışmaları yapılmıştır.

Normal bir süreçte tüp adlı organdan gelen yumurta ve erkekten gelen sperm tüp içerisinde birleşir ve döllenme meydana gelir. Döllenmiş olan yumurta ana rahmine gelerek oraya yerleşir ve bu şekilde gebelik gerçekleşir. Ancak erkekte sperm sayısının az ve erkeğe ait organdaki anatomik sorunların yanı sıra kadında tüplerin kapalı olması ve polikistik over gibi hastalıkların bulunmasından ötürü döllenme doğal bir şekilde gerçekleşememektedir.

Kadının rahim kanalında birleşerek döllenme gerçekleşemediği için kadın ve erkeğin vücudundaki yumurta ve spermleri doğal yollarla değil de tıbbi ortam ve laboratuar ortamında birleştirme imkanımız vardır. Bu şekilde döllenme ile meydana gelen embriyolar 2 ila 5 gün tıbbi ve laboratuar ortamında kontrol altına alınarak kaliteleri ve sağlık durumları bir müddet incelenir. Daha sonra, seçilen embriyoların bir veya ikisi kadın rahmine tekrar aktarılır. Kısacası 8 ila 10 gün süren bu tedavi yöntemine tüp bebek tedavisi denilmektedir.

Tüp Bebek Tedavisinde Riskli Durumlar ve Risk Grubuna Dâhil Olanlar

Her ne kadar doğru tedavi uygulansa dahi bazı koşullarda gebelik oluşamayabiliyor. Tedavi sürecinde antibiyotik ve aspirin gibi ilaçların kısıtlanıp diğer ilaçların doktor kontrolünde kullanımı sağlanmalıdır. Bunun yanında alkol ve sigara gibi maddelerin kullanımından kaçınılması lazımdır. Tedavi sürecinde olan hasta ruh halinin iyi olmasını sağlamalı ve kendini stres ve baskı altında hissetmemelidir. Stresin tek başına kısırlığa neden olduğu söylenemez. Ancak yüksek düzeyde stresin bayanlarda hormon seviyesinde değişikliğe neden olduğu ve bu sebeple yumurta içindeki gelişimi bozduğu düşünülmektedir. Hamileliği riske atan diğer bir konu da 35 yaş ve üstü bayanlara uygulanan çoğul gebeliktir ki bu durum erken doğuma ya da düşük ihtimaline sebebiyet verecektir. Tüp bebek dünyaya getirecek bayanlar aynı zamanda yumurtalıkları tutan bağların burkulması ve dönmesi sonucu oluşabilecek over torsiyon riski de taşırlar.

Yaşın tüp bebek tedavisinde çok etken bir rol oynayıp oynadığı kanıtlanmamış olsa da 35 yaş ve üstü bayanlar doğumun gerçekleşmesi açısından risk altındadır. Düşük sahibi olan çiftlerin yanında genetik bir rahatsızlığa sahip olan çiftler de bu risk grubuna dahildir.


Hamilelik Öncesi Riskleri Azaltmak İçin Ne Yapmak Gerekir?

Hamilelik öncesinde kalıtsal sorunların saptanmasında Preimplantasyon Genetik Tanı adlı yöntem büyük önem taşımaktadır.35 yaş ve üstü infertilite sahibi bayanlar (ileri yaş gurubunda başarı oranı azdır) erken hamileliklerinde düşük sahibi olan, kalıtsal hastalığı olan çiftler bu yönteme başvurabilirler. Bu yöntem hamilelik şansını yükseltmede yardımcı olup düşük riskinin azalmasında önemli rol oynar. Elbette ki genetik hastalığı olanlar bu hastalığı kendi çocuklarına aktaracaktır. PGT sayesinde kromozom fazlalığı veya eksikliği bulunan döllenmiş yumurtalar elenip sadece dayanıklı olanlar anne adayının vücuduna aktarılacaktır. Kısacası, hamilelik ve tüp bebek tedavisi sürecinde oluşacak herhangi bir başarısızlık ve düşük riskini önlemek için Preimplantasyon Genetik Tanı uygulaması yapılmalıdır. Bu sayede ailelerin hayal kırıklığı yaşamasının önüne geçilebilecektir.